30 Ocak 2016 Cumartesi

ÖLÜM MELEKLERİ

Adına şehit diyerek gözü yaşlı anne ve babacığını teselli ettiğimiz, sözde vatan uğruna! can veren bu vatanın bahtsız insanları, askerler, polisler, öğretmenler, doktorlar... Devletimizin büyük gövde gösterileri eşliğinde, Diyarbakır'da başlattığı Açılım Projesinin ikinci perdesi çok can alıyor çok can yakıyor. Doğunun koca ilçeleri birer hayalet şehir olmuş, hastaneler bile güvenilir bir sığınak değil yaşama tutunmak için. Hendekler açılıyor, tuzaklar kuruluyor, hendekler kapanıyor, bombalar patlıyor, ambulanslar kurşunlanıyor, evler bombalanıyor, analar ağlıyor, babalar ağlıyor, bebeler yetim kalıyor...  

Bütün televizyon kanalları ve gazetelerde yayınlanan fotoğraflara, özel yaşamların ilgi çeken haberleri eşlik ediyor. Biri  nişanlıymış, yakında evlenecek, diğeri yakında baba olacakmış. Acıyarak izlerken bu haberleri ve de görünce her birinin baba ocağına düşen kor ateşi, yüreğimiz yanıyor.  Artık resimlerde kalan, yaşama dair o umutlu bakışlar, gülümseyen gözlerin içinde süzülmüş hayaller, içleri burkuyor.

Terörist deyip ırak tutulsa da gözlerden, onların da umutları, hayalleri, içleri yanan anneleri, gözü yaşlı babaları var. Kaderin garip cilvesi midir ki onlar da şehit derler bu yolda can veren kuzularına. Bu vatan toprağında yıllar boyu kardeşçe yaşadıktan, birbiriyle kaynaştıktan sonra nedir onları böylesine isyana sürükleyen sebep? Dış mihrakların kirli emelleri mi, çıkar savaşları mı, maruz kaldıkları eziyet ve onur kırıcı davranışlar mı yoksa?

Savaş demeseler de adına, bal gibi bir iç savaş bu. Bize dokunmayan yılan bin yaşıyor ama Suriye'den beter halimiz. Nasıl iç savaş olmasın ki, doğu ve güneydoğuda bir referandum yapılsa, PKK açık ara kazanır TC'ye karşı. Bize bebek katili diye anlatılan örgüt lideri o bölgenin insanları tarafından halk kahramanı ilan edilip, posterleri elden ele dolaşıyorsa, azılı teröristleri barındıran bir örgüte, yöre halkının önemli bir kısmı kurtarıcı  gözüyle bakıyorsa, bize anlatılmayan bir şeyler var. Huzursuzum, sıkkın canım. Aptal yerine koyulmaktan, yiten canları, o canların hayallerini, umutlarını düşündükçe... Ne bizim medyada anlatılanlara ne de onların yayınlarındaki propagandalara inanıyorum. Gerçekler söylenmiyor bizlere. ABD dostumuz öyle mi? ABD müttefikimiz, stratejik ortağımız! Hadi canım sen de. Sahi kim veriyor onca silahı bu PKK'nın eline. Hangi topraklardan geçiriliyor bunlar? Yoksa silah fabrikaları mı var bu terör örgütünün?

Antik çağların mitolojik efsaneleri modernize edilip sunuluyor dünya halklarına. Yok öyle bir şey. Şehit anasıymış, şehit babasıymış, hepsi hikaye. Hiç kimsenin evladı, vatan uğruna vermiyor bu canları. Aksini iddia edenler sadece zavallılardır. Gelin şimdi eski çağlara dönelim biraz, çok öncelere. Yakalamaya çalışalım benzer hallerini bu kandırmacanın, birlikte...

İskandinav mitolojisinde Odin adında bir tanrı vardı. Yeryüzü ve gökyüzünün hakimi, savaş ve bilgelik tanrısı, tanrıların babası, herkesin babası. Odin, diğer tanrılarla birlikte kararlaştırdığı kıyamet günü, yani "Ragnarok" için, göğün yedinci katındaki "Valhalla" denilen büyük salonda, "Etnherjar" adındaki cesur savaşçıları  toplardı. Bu kahramanları savaş alanından seçip canlarını alan ve Valhalla'ya götürülmesine eşlik edenler ise "Valkyrie" adı verilen dişi bakirelerdi. Valkyrieler, altın sarısı saçları, kar beyazı kolları olan kanatlı melekleridir Odin'in. Bu güzel ölüm melekleri, kıyamet gününe kadar kalacakları Valhalla'da, seçerek canlarını aldığı Etnherjarlara hiç tükenmeyen şarap ve türlü yiyecekler sunduklarına inanılırdı. Ragnarok gelip çattığında, cesur ve kahraman Etnherjar'lardan oluşan Odin'in ordusu ile diğer tanrılar arasında kıyasıya bir savaş başlayacak ve dünyanın düzeni yeniden kurulacaktır.

Şimdi bu efsaneyi niye anlattım derseniz. "Etnherjar"ları günümüzün şehitlerine benzettim de ondan. O çağlarda oğullarını savaşta kaybedenler de, ben bir "Etnherjar" babasıyım, oğlum Odin'in ordusuna katıldı deyip seviniyorlardı herhalde.  Savaşta  anaların tek tesellisi, "Valkyrie" afetlerinin, yani mitolojik hurilerin şefkatli kolları oluyordu belki de.

Şimdi bakın nereden nereye geleceğim. Richard Wagner (1813-1883), ünlü Alman opera bestecisi. Wagner'in "The Valkyrie" adlı eseri, bestelediği dört opera arasında en meşhurudur.  Sözü edilen operanın üçüncü sahnesinin başında yer alan bölümün adı ise "Ride of Valkyrie" dir. Savaş meydanlarına doğru kanatlı atlarıyla süzülen  Valkyrie'leri anlatır. İnanışa göre, Valkyrie'ler, savaşçılar arasından en kahraman, en cesur yürekli olanları seçip ruhlarını alırlardı. Operanın bu bölümüne en azından kulakları aşina olmayan çok az kişi vardır. Bununla birlikte, eğer merakı yoksa, hikayesini çok az kişi bilir. İşte bu operanın konusu yukarıda anlattığım efsane olmuştur. Sadece o kadar mı? Değil elbette.

Savaşın dini de olmaz. Cihat insan canına kıymak için en büyük kandırmacadır. İşte aşağıda şehit olmaya giden Müslüman askerlerine bir bakın ve düşünün.

Kudüs müftüsü Huseyni, Alman saflarında çarpışmak üzere cepheye giden Müslüman askerleri "Heil (Yaşasın) Hitler" diye uğurluyor.

Wagner'in en büyük hayranlarından biri olan döneminin en acımasız diktatörü Adolf Hitler için "Ride of Valkyrie", yüzbinlerin canını alırken, kurbanlarına dinlettiği bir müziktir aynı zamanda. Son bir detay daha. Hitler'e yönelik 20 Temmuz 1944'te başarısız bir suikast ve darbe teşebbüsünde bulunulur. Darbeyi düzenleyen "Siyah Orkestra" örgütünün önceden planlanmış operasyonunun adı da " Valkyrie"dir.

Doğuda, Güneydoğuda, ülkemin topraklarında farklı bir durum yok aslında. Sadece fon olarak "Ride of Valkyrie" nin müziğinin çalınmıyor olmasından başka...

Bu müziğe kulak verirlerse, hele dinlerken sesini iyice açarlarsa eğer, şehitlerin cenaze namazında dizilen, etkin ve yetkin kişiler, daha fazla galeyana gelir de, daha fazla kan akıtırlar mı acaba.




Yorum Gönder