28 Eylül 2015 Pazartesi

MOSKOVA RÜZGARI

Aslında hiç hesapta yoktu bu ziyaret. Birkaç yıldır Balkan ülkelerine bir seyahat yapalım derken her seferinde aksilik çıkmış, planlarımız suya düşmüştü. Şimdi iyice anladım artık; bize planlı seyahat uygun değil. Biraz daha pahalıya da gelse kalkın falanca yere gidiyoruz demek lazım. Moskova da aynen öyle oldu. Kızım internette vize aramayan ülkelere bakarken buraya takılmış. Bize mükemmel bir program hazırladı. Şüphesiz Moskova gerek dil gerekse kullandıkları Kiril alfabesi bakımından ilk defa gidenler için zor bir destinasyon. Mamafih kızım bir iki gün içinde hem Kiril alfabesini söktü hem de bize yaklaşık bir haftalık dolu dolu bir program hazırladı.

Facebook sayfalarında resimlerimizden bir çoğu paylaşılmakla birlikte bu gezinin üzerimde nasıl bir etki bıraktığına dair burada bir kaç satır yazma ihtiyacını hissettim. Önce Moskova'nın benim için ne anlama geldiğini düşündüm. Eskiden sağ görüşlü militanların "komünistler Moskova'ya" sloganı belleğimde arz-ı endam eyledi. Komünist de sayılmazdık ancak o zaman emeğin sermayeye karşı mücadelesi kulağıma hoş gelirdi. Tam tersine milliyetçilik, sofuluk ise  hiçbir zaman sempatik bulunmadı tarafımdan. Moskova denilince aklıma önce Nazım Hikmet'in yaşadığı şehir ve onun halen bulunduğu mezarlık gelirdi. Bir de ta komünizm devrimine kadar uzanan meşhur metrolarının güzelliğini çok duymuş ve okumuştum. Elbette artık klasikleşmiş bir çok sanat devi yazar çizer takımı da bu şehrin demirbaşları arasında yer alıyordu hafızamda. Diğer taraftan kafamda yer etmiş bazı görüntü ve şarkı sözlerindeki göl ve orman manzaraları bu şehirle bütünleşmişti sanki. Nazım Hikmet'in yazdığı ve Zülfü Livaneli tarafından müziğe dökülen "Karlı Kayın Ormanları" nı mevsim itibarıyla karsız olarak görme imkanımız oldu. Her mevsimin ayrı güzelliği olmalı bu memlekette. Ağaçların tam yaprak dökme zamanı. Yaprakların rengi canlı yeşil rengini çoktan kaybetmiş olsa da kırmızı, turuncu ve sarı tonlarından güzel bir ahenk oluşturmuş. Ormandaki ağaçların gölün üzerinde düşen aksi, sessizlik ve dinginliğin sesi. Rüzgar bile esmiyor olmalı gölün yüzeyini kristal bir aynadan farksız kılmaya yarayacak...

Evet ta ki Tire'den Adnan Menderes hava limanına gitmek üzere eşim ve kızımla yola çıkana kadar hala acaba bu sefer de bir aksilik çıkar mı diye endişeleniyordum. Yola çıktıktan sonra endişelerim yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Oldu be bu sefer şeytanın bacağını kırdık galiba dedim kendi kendime. Tamamen kızıma teslim ettik kendimizi. Ne programdan ne uçuş ne de metro saatinden haberimiz var. Gaziemir'de uygun bir yere park edip arabamızı yakınındaki metro istasyonuna yöneldik. Uzun yıllar bütün ulaşımımı özel araçla yaptığımdan dolayı otobüs ve metroda bile yabancılık hissediyorum. Şanslıydık, hemen metro yanaştı ve iki durak sonra havaalanı istasyonundayız.

Check in bankosunda bagajlarımızı teslim ettik. İstanbul Sabiha Gökçen havaalanına hareket ettik. 10-15 dakikalık rötarlar canımızı fazla sıktı diyemem. Ellerimizde fazla yük olmamanın verdiği rahatlıkla İstanbul havalimanı yurtdışı hatlarına yöneldik ve yurt dışı çıkış harçlarımızı aldık. Moskova seferinin saatini güzel ayarlamışız. Pasaport kontrolü, güvenlik derken Pegasus Havayollarının tarifeli uçağı ile Moskova'ya doğru uçmaya başladık. Yaklaşık üç saatlik yolculuk sırasında erken kalktığımızdan olsa gerek hepimiz güzel bir uyku çektik.

Hava kararmadan Moskova Domodedovo Uluslararası Havalimanına güzel bir iniş yaptık. Hava biraz serindi ve yağmur atıştırıyordu. Eşimle havaalanı çıkış kapısında beklerken Irmak (kızım) gidip hem döviz bürosundan ruble satın aldı hem de bizi Moskova şehir merkezine götürecek banliyö treninin biletlerini ayarladı. Aeroexpress dedikleri tren sadece havaalanı ve şehir merkezi arasında çalışıyor. Pasaport işlemlerinden sonra valizlerimizi alıp havaalanı terminaline oldukça yakın konumdaki tren garına yöneldik. Yaklaşık 45 dakikalık kesintisiz yolculuk ormanların arasında yapılıyor. Bu güzel yolculuk esnasında çay/kahve vs. atıştırmalık servisi de mevcut. Ben bir Nescafe eşim ile kızım ise birer çay alıp bu yolculuğu daha keyifli hale getirdik.  Her tarafta yazılar Kiril alfabesi ile. Allahtan Irmak bu işi çözmüş. Yoksa adım atmak mümkün değil. Ne dilimizi ne de İngilizce anlıyorlar. Hani kağıda yazıp versen ne yazdıklarını anlarız ne de bizim yazdıklarımızı onlar. Trenden inip en yakın metro istasyonunu sorduk. Allahtan metro deyince en cahili de anlıyor. Bazıları bize meram anlatacak zamanları olmasa gerek kafasını kaldırım yürümeye devam etse de pek çoğu yardımcı oluyorlar. Onlar Rusça anlatırken biz de Türkçe bir şeyler söylüyoruz. Sonuçta el kol hareketleri işaret dili derken en yakın metro istasyonunun yerini öğreniyoruz. Aman tanrım Moskova nüfusunun en az yarısı yerin altında 50 metreden fazla derinliğe inen yüksek hızlı yürüyen merdivenlerdeki insan seli bizi dumura uğratıyor. Herkes gideceği yerden emin kah koşturuyor, kah hızlı yürüyor, kah tırısa kalkmış ama asla adam gibi sallana sallana yürüyen yok. Biz ise elimizde bir metro haritası o kalabalığın ortasında canlarını biraz sıkmadık umarım. İnanması güç ama o devasa ve birbirinin içine geçmiş metro galerilerinden birine girip birinden çıkarak hiç hata yapmadan Moskova'nın en merkezi yerlerinden biri olan Arbatzkaya metro istasyonuna vardık.
Metro dağıtım istasyonları Ekim devriminden sonra Ruslar için haklı bir gurur vesilesi olacak şekilde özenle tefriş edilmiş ve bir çok sanat eseri barındırmakta. Yan duvarlardaki ağır aplikler, tavanlardan sarkan büyük avizeler, komünist partinin gücünü ve yaptıklarını sergileyen tavandaki mozaik işlemeler, yerler ve duvarlardaki doğal taş işlemeleri, yağlı boya resimler, heykeller süslemeler tam bir göz zevki yaşatıyorlardı. Moskovalıların hemen hepsi eminim bütün bu güzellikleri artık yadsır olmuşlar hızlı adımlarla sağına, soluna bakmadan bu güzellikler arasında bir yerlere yetişme çabasında.
 
Metrolarla ilgili söyleyeceklerim bitmedi henüz. İzmir metrosunun duvarında bir ilan görmüştüm yola çıkarken. Şu kadar yolcu taşıdık, dünyanın çevresini şu kadar dolaştık diye anlatıyorlar. Ya bunu yazan bir Moskova Metrosunu bir görse ne kadar utanır acaba. Milyonlarca kişi akıyor yerin altından. Metro'yu kaçırdım diye üzülme en fazla metro bekleme süremiz 60 saniye oldu. Yürüyen merdivenden iniyoruz hangi yöne gideceksek fark etmeksizin pısst diye kapılar önünüze açılıyor ve 5-10 saniye sonra hareket ediyorsunuz. Süratin çok fazla olması yüksek bir gürültüye neden oluyor. Sadece düşündüğüm husus hareket imkanı düşük olan yaşlı ve hastalar için hem yürüyen merdivenler hem de metrolar biraz zor gerçekten. Genellikle her hatta üç paralel yürüyen merdiven çalışıyor. Bunlar yolcu yoğunluğuna göre ayarlanıp ikisi yukarı ve biri aşağı ya da tam tersi istikamette olabiliyor. Yukarı istikamette iki banttan birisi merdiven hızından memnun olanların tercih ettiği kulvar. Diğerinde ise iyice sağa yanaşmanız lazım zira yüksek merdiven hızını dahi az görüp bir de yürüyen merdivende yürüyen insanlar grubu bu hattın solundan koşar adım yukarı doğru yol alıyorlar. Metro vagonlarının içi genelde kalabalık ve bu yoğunluk iş gidiş ve çıkış saatlerinde en yüksek seviyeye ulaşıyor. Merkezden şehir dışına doğru yapılan anonslar bayan sesi ile şehir dışından içeriye doğru olanlar ise erkek sesi ile yapılıyor. Bazı vagonlarda kapı üstlerinde ışıklı bilgi levhaları var hangi istasyonda olduğunuz ve hangi yöne gittiğinizi takip edebiliyorsunuz. Bunun için elbette Kiril alfabesini sökmüş olmalısınız. Eee ben de Irmak sayesinde epey ilerlettim sayılır.

Otelimize yerleştik biraz dinlenip enerji toplayalım dedik. Bundan sonra yaptıklarımızı kronolojik olarak değil de aklımda kaldığı şekilde dağınık olarak anlatmak istiyorum. Mesela Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi görülmeye değer bir yer. Aslında Irmak Bolşoy balesinden bilet alıp bize sürpriz yapacakmış ama işte yukarıda anlattığım programlı yaşamak konusundaki engellerimiz gezimizi sadece pahalıya mal etmekle kalmıyor, bu tür yerlerde de biletler tükendiği için şansınız olmuyor. Biz de dışarıdan resmini çekmekle yetindik Bolşoy opera ve bale binasının. Puşkin Güzel Sanatlar müzesinde bizi başka bir sürpriz bekliyordu. Önce açılış saatine yarım saat kadar olduğunu gördük ama çalışma günleri dikkatimizi çekmemiş. Caddenin karşısına geçip Costa Cafe'de çay kahve bir şeyler içip zaman doldurduk.
Daha sonra müzenin önüne geldiğimizde güvenlik görevlisi ile anlaşamadık. Bize bekleyin dercesine eliyle işaret etti. Daha sonra üniformalı bir bayan görevli ile döndü. Düzgün İngilizce konuşan bayan münasip bir dille bugün maalesef kapılarının kapalı olduğunu izah etti. Pazartesi günü müzelerin kapalı olduğu günmüş. Irmak bizim için bir güzellik yap bak çok uzun yoldan geldik dese de kadın ikna olmadı! Programı değiştirip bu ziyareti iki gün sonraya aldık.



















Puşkin Müzesi dışarıdan göründüğünün çok üzerinde olduğunu içeri girince anladık. Kişi başı 600 ruble saydık ama helal olsun. Mikelanj, Rembrand ve ismini bildiğimiz, bilmediğimiz yüzlerce heykel ve resim ile el sanatlarının orijinallerini yakından görmek bizim sanırım 4-5 saatimizi aldı. Eşim ayak ağrılarını bu süre içinde unuttu hani bıraksan bir 8 saat daha dolaşacak gibiydi. Bu müzede flaşsız fotoğraf çekmek mümkünmüş hepimiz hoşuna gidene eserlerin resmini çekti. Bu dönemde belli dönemlerde iki ayrı etkinlik de vardı. Birisi keramik sergisi, diğeri eski para ve madalyonların sergilendiği bir bölüm. Ama bu müzede benim en çok ilgimi çeken Rembrand'ın meşhur tablolarından metal kullanarak heykeller üreten rus sanatçı Dmitry Gutov'un eserleri oldu. Üç boyutlu çalışılan eserler farklı açıdan bakılınca gelişi güzel bir metal yığını iken doğru açıya gelince orijinal tablonun bire bir teması ortaya çıkıyor.
 

Yine güzel bir sabah kahvaltısına müteakip kendimizi Moskova metrosuna attık. Oradan gir buradan çık derken Gorki Parkı dedikleri ve şehir ahalisinin hafta sonları şehir ortamından uzaklaştıkları geniş ve yeşillik bir alanda bulduk kendimizi. Geniş sayılabilecek ağaçlık alanlar arasındaki beton yollarda kaykay ve bisiklet kullanan gençler, çoluğunu çocuğunu alıp gezen genç çiftler, torun gezdiren anneanne ve babaanneler, her türlü ve her yaştan insanın kafa dinlediği bir mekan. Irmak zaten et yemiyor. Eşimle ben de domuza pek sıcak bakmıyoruz.

Market'ten biraz alışveriş edip park içinde pikniğe benzer bir mola verdik. Aslında oldukça geniş bir alanı kaplıyor bu park. Bir yerinde kocaman bir göl. Nüket hanımın göldeki deniz bisikletlerini görünce gözleri parladı. Hadi bunlara binin diye teklifin ondan gelmesi hem beni hem Irmak'ı şaşırtsa da durumu kısa sürede anladık. Yine uzun yürüyüşten sonra ayakları ağrımaya başladığından en azından bir saat deniz bisikletinde arkaya kurulur sefamı sürerim diye düşünmüş meğerse.
Neyse biz Irmak ile önde pedalları çevirirken Nüket hanım da arkada piknikten kalan ekmekleri göldeki ördeklere atarak iyice bir dinlendi. Buradan çıkışta hava kararmaya başlamıştı. Parkın çıkışı Moskova nehrinin yanında yine uzun sayılacak bir yürüyüş yaptık. Park nehrin üzerinde yer alan iki köprü arasında konumlanmış. Gemi turuna katılma fikrinden karanlıkta bir şey göremeyeceğimizi düşünerek oy birliğiyle vazgeçildi.

Mezarlık deyip geçmemek gerektiği Moskova'da kafama dank etti. O ana kadar en gösterişli mezarın mermer taşlarla bezenmiş mezarlardan oluştuğunu sanırdım. Ya bu adamların mezarlarından bile sanat fışkırıyor. Devlet mezarlığı. Hangi metro istasyonu ile geldik nasıl geldik bilmiyorum. Ama rehberimiz Irmak işi biliyor. Her yeri eli ile koymuş gibi buldu. Pek çok ünlü devlet adamı, sanatçı, bilim insanı burada yatıyor mu desem yaşıyor mu bilemedim. Hemen hepsinin büyük doğal taşlardan yontulmuş büstleri yer alıyor mezarlarda. Hani Rusça bilsem eminim taşların üzerinde yazılanları da bahse değer bulurdum. Ama nasıl bir tekniktir bilmiyorum; lazerle mi yontmuşlar nedir, büstler yatanın aynısı. Gogol'un, Çehov'un mezarlarından sonra Nazım Hikmet ve Vera ile Boris Yeltsin'in mezarlarını ziyaret ettik.
Giriş ücretsiz ama ücret koysalar verdiğiniz paraya kesinlikle acımazsınız. Sanırım hali vakti iyi olanlar mermeri ya da doğal taşı öyle güzel işlemişler ki, insan yaşamaktansa gidip orada yatası geliyor. Nazım'ın taşı ise diğerlerinin arasında son derece mütevazı kalıyor. Ama böyle bir yerde yatmak da ayrıcalık elbet. Nazım'ın mezarı Türkiye'den gelenler için mutlak bir durak.  Kağıtlara ve yapraklara yazılmış saygı, sevgi içeren  pek çok sayıda not var mezarının üzerinde. Bu saygıyı Türkiye'de göstermezdik kendisine. İlginçtir her mevsim, her dönem bu mezarlık büyük bir ziyaretçi akınına uğruyor. Uzak doğudan bir turist grubu Irmak'a Boris Yeltsin'in mezarını sordu. Irmak hemen yanı başımızdaki mezarı gösterdi. Meğerse Japonya'da ne de sevilirmiş Boris. Mezarın tepesinde resim çektiren çektirene.

Ceviz hasat sezonuna girmişiz. Zaten ayaklarda derman kalmamış. Ben de Irmak'a uyum sağlamakta zorlanıyorum. Yaşlanıyor muyuz yoksa? Yok yok fazla mızmızlanmayalım yoksa Irmak bizi bir daha götürmez. Ayaklarımın tabanları su topladı. Ama Moskova'yı güzel fethediyoruz. Annesi sen otelde dinlen biz Irmak'la biraz dolaşacağız. Tvsenskaya caddesi. Hareketli geniş bir cadde. Uygun kurda döviz bozduracağımız bir büfede ruble aldık. Onu ararken bir kapıdan içeri girdik. "Fix Price". İyi güzel ne alırsak 47 ruble yanı 2 TL den az. Bizim bir milyoncu lar gibi. Herşey ucuz teneke kutu kola iki tanesi 47 ruble, hemen al. Çikolata Snicker, bisküvi kraker sudan ucuz.

Yok kardeşim beni bu yaban ellerde hiç olmadığı kadar bir dondurma krizi tuttu adım başı canım dondurma istiyor. Ama bu memleketin dondurmaları bir başka. Sanki soğuk değil. Krema mı desem tatsız tuzsuz bir şey. Ama bendeki dondurma arzusu bitmek bilmiyor. Ne kadar kötü olursa olsun dondurma da dondurma diyorum. Hani çamur olsa dondurma niyetine yiyeceğim. Irmak'la dönüşümüzde adam gibi bir markete girelim dedik. Meyve falan bir şeyler alalım dedik. Dondurma da tabii. Ama berbat bir şey yine.

Bugün rehber bizi yaklaşık 2,5 saatlik bir Moskova turuna çıkardı. Aziz Kiril heykelinde başlayan turumuz Kremlin sarayı, Kızıl meydanda son buldu. Güzel İngilizce konuşan rehberimiz Maria şehir hakkında güzel bilgiler verdi. Romanov Kilisesi, tarih müzesi, Korkunç İvan'ın yaptıkları, St. Basel Katedrali,
Romanov'ların evi vs. Kremlin sarayını gösterirken eliyle işaret ederek Putin orada bizim için çalışıyor.
Çünkü bayrak direkte, dışarı çıktığında bayrak indiriliyor diye bahsetti. Daha sonra
Kremlin duvarları önünde ünlü askerlerin mezarları ve en sonunda da hem eski yönetim hem de yeni yönetimin saygı beslediği Lenin'in mozolesini ziyaret ettik. Özel bir ilaç karışımı ile mumyalanmış Lenin yaklaşık 100 yıldır kıpırdamadan yatağında öyle yatıyordu. Rus askerleri sık sık şşşt diyerek ellerini dudaklarına götürüp sessizliği sağlamaya çalışıyorlardı. Bu bölümde fotoğraf çekmek yasak olduğu için resim alamadık.


Mozolenin hemen karşısı meçhul asker anıtı. Burada nöbet bekleyen askerler özel olarak birbirine benzeyen ve bir saat boyunca kıpırdamadan adeta nefes almadan durabilen askerler arasından özenle seçiliyorlarmış. Askerlerin önünde göbek atsan oralı olmuyorlarmış. Hepsinin yüz ifadesi değişmezmiş. Yanan meşale kırk küsur yıldır sönmemiş. İkinci dünya savaşı esnasında ölen yaklaşık 7 milyon askere ithaf edilen bu anıt mezarın arkası meşhur GUM binası
.

GUM esasen bir devlet malzeme ofisi gibi çalışırmış komünist dönemde. Ama prestroyka artık kapitalizme yelken açınca para eden her yere al konulmuş. Şimdi GUM artık dünyanın en pahalı markalarının fahiş fiyatlarla satıldığı bir alışveriş merkezi. En üst katta bir restoran var adı 57. Burada bir borç çorbası içilir dedik. Günü değilmiş. Zaten etli yapıyorlarmış. Muhtemelen domuzdur o da. Etsiz borç çorbasını
Türkiye'de yapmaya söz verdi eşim. Bir de rehberimiz GUM'un giriş katında Rusya'da yiyebileceğiniz en iyi dondurma uygun fiyata satılıyor. Yıllarca tadı ve kaliteyi değiştirmedi bunlar deyince rotamız belli oldu. Gelgelelim yine hayal kırıklığı. Bir topu 50 ruble olan dondurma bildiğimiz Algida'nın Carte d'oru.
Ama şu doğru bundan daha iyi dondurma Moskova'da yok. Moskova'da dondurmacı mı açsak acaba!


Moskova demek tarih demek, kültür demek. Yolumuz üzerinde Gogol'un evini müze haline getirmişler. 150 ruble giriş ücreti var. Genişçe bir bahçesinin ortasında bir Gogol heykeli yer alıyor. Bahçedeki kanepelerin birinde oturup açılış saatini bekledik. Müzede gezilecek mekanları İngilizce anlatan plastik kaplı bir broşür verdiler. Yaşı geçkince hanımlar son derece nazik bir şekilde bize mihmandarlık ettiler. Gogol'un son dört yılını geçirip vefat ettiği bu ev gerçekten etkileyici idi.
Tablo ve resimler camlar arkasına gizlenmiş, görüntü ve ses oyunları ile ilgi çekici hale getirilmişti. Dönemin ünlü yazar ve sanatçıları ile yapılan toplantıların yapıldığı mekanlar, özel misafirlerini nerede ağırladığı ve arkadaşı papazdan etkilenip softalığa başladıktan sonra "ölü canlar" ın iki cildini yaktığı şömine ilginçti.

Moskova bu gez gez bitmiyor. Hele rehberimiz Irmak olunca. Yine bu sefer annesini otelde bıraktık ve İsmailovskaya da bir park varmış oraya gidelim dedik. Irmak'ın asıl niyeti burada kurulan pazardan matruşka almaktı tabii. İsmailovskaya istasyonundan iner inmez bir semt pazarına girdik. Matruşka haricinde her şeyin bulunduğu bir yerdi burası. İnanır mısınız burada kabak çekirdeği bile buldum. Kavrulmamış olsa da sakız kabağı iri taneliydi. Sigarayı bıraktıktan sonra bu alışkanlığım oldu. Ama esas aradığımız yer Partizanskaya tarafındaymış. İlk gördüğümüz Rus vatandaşlara bu istasyonu sorduk. Bize yeni indiğimiz İsmailovskaya istasyonunu gösterdiler. Yok yok dedik biz yürüyerek Partizanskaya istasyonuna gideceğiz. Kadınlar biza garip garip "manyak mı bunlar?" der gibi baktılar ama bir yön de gösterdiler. Ne kadar sürer dedik bir başkasına 30-35 dakika sürer dediler. İyi günümde olmalıyım. Yürüdükçe yürüdük, evler bitti ormanlık bir alana girdik. Yolda tek tük yürüyenler ve bisikletliler var. Yolun ucu bucağı görünmüyor. Yürü babam yürü. Sonunda şehrin ışıkları göründü. Partizanskaya'ya vardık. Büyük bir alışveriş merkezinin kapanmaya yakın son saatlerini yakaladık. Biraz alışveriş bile yaptık. Oradan çıktık metro istasyonunun karşısında büyük bir park var.
İsmailovskaya parkı. Oraya gittik ama bayağı geç olmuştu. Aklımıza Belgrat ormanlarındaki cinayetler geldi. 10-15 dakika yürüdükten sonra geri döndük. Son günümüzde içimizde uhde kalmasın diye bu sefer Nüket'i de alarak İsmailovskaya parkına gittik. Bu da Gorki parkı kadar büyük bir park. Parkın sonunda bir göl var. Nefis resimler çektik. Irmak burada bisiklet kiraladı.
Hava kararana kadar bisiklet kullandı. Biz de Nüket'le kafe tarzı bir yerde oturarak bira patates bir şeyler atıştırdık.

Moskova'da gezdiğimiz en güzel yapılardan biri de Kurtarıcı İsa Kilisesiydi. Moskava halkının komünist rejimden sonra dine bu kadar bağlılığı ilginçti. İsa'nın Meryem'in resim ve heykellerine ıstavroz çıkartanlar, resim ve heykelleri öpenler garip manzaralardı benim için. Irmak bir ara günah çıkartmak için kilisenin sanırım yasak bir bölgesine girmeye yeltendi. Bütün rahibeler sözleşmiş gibi "no, no, noooo" diye bağırarak ortalığı inlettiler. Aslında Irmak bu kültürü epey özümsemiş gibiydi. Kremlin meydanındaki bir kilisede ayin yapılırken çaktırmadan başını örtmüş ve cemaatin arasına karışmıştı. Aralarından zor aldım onu dışarı.

Bir de dönemi yansıtan ilginç bir yapı yer alıyor Kızıl meydana yakın bir yerde. Rivayet odur ki Stalin hazretleri ihtişamının zirvesinde mimarları toplamış bu bölgeye güzel bir otel yapın demiş. Mimarlar ellerinden gelenin en güzelini ortaya koymak için gecelerini gündüzlerine katmışlar.  En sonunda iki eser ön elemeleri geçmiş ve iki proje Stalin'in onayına sunulmuş. Hangisini beğenirse o yapılacak artık. Stalin'in tek işi bu mu? Kim bilir ne dümenler var kafasında...
Öyle bir yere atmış ki imzayı ne sağdakine yakın ne de soldaki projeye. Eeee sıkıyorsa git sor bakalım ben anlayamadım efendim hangisini beğendiniz diye... Böyle bir yiğit çıkmayınca meydane o zaman bir formül bulunmuş. Binanın sağ tarafı bir mimara sol tarafı ise diğer mimara ait asimetrik bir bina çıkmış ortaya. Moskovalılar bu oteli Moskova oteli olarak biliyorlar. Ancak işletme Four Seasons da olduğu için Hotel Four Seasons diye biliniyor uluslararası camiada.


Şehir olarak çok değişime uğradığını söyleyebilirim Moskova'nın. Tamamen kapitalist bir toplum olmuş çıkmış. Çok pahalı mağazalar da var çok ucuz marketler de. Ne iyi yapmışız da gelmişiz deyip yurda döndük sonunda...





 
Yorum Gönder